Bu dizinin betimlemesi TRT tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.
Kalabalıklardan ve şehrin gürültüsünden uzakta dalga sesleri eşliğinde huzur dolu bir
tatil arayanların adresidir Karaburu.
İzmir'in bu güzel yarım adası şu anda bulunduğumuz manalkoyu başta olmak üzere
birçok harika koya ve daha pek çok kültürel ve turistik değere sahip.
Bu değerlerin bazılarını bir önceki bölümümüzde sizlerle paylaşmıştık.
Dilerseniz seyahatimizin ilk bölümüne kısaca hatırlayalım.
Seyahatimiz arkadaşlarımın bana attığı mesajla başladı.
Arabama atladığım gibi Karabur'una geldim.
İskale'de arkadaşlarımla buluştuktan sonra hep birlikte gün batımını izleyip,
ardından da mora çalan bir manzara eşliğinde güzel bir akşam yemeği yedik.
Üzerine gece pazarından hediyelik eşya alışverişimizi yapıp bu güzel günü sonlandırdık.
Ertesi Sabah'ımız sayıp köyünde güzel bir kahvaltıyla başladı.
Sayıp altında deniz seviyesine inip ardından bozduğun zirvesine oradan da dağ eteklerinden seyrettiğimiz köylere yollardık.
Bir sonraki günü ambarsekini kuş bakışı mağazlarısıyla açıp harika lezzetlerle devam ettirdik.
Ardından birbirinden güzel masmavi ve ışıl ışıl koyulara uğrayıp,
sarfıncık fenerinde hem günü bitirdik hem de ilk bölümüzü.
Ve şimdi hoşça kal dediğimiz yerden merhaba diyoruz.
Keşke karabruğunda olsaydın ikinci bölümüyle sizlerle.
Çevremdeki harabiyapıları görünce hangi antik kentte olduğunu merak etmiş olabilirsiniz.
Gerçekten de etrafın harabelerle çevrilir.
Ama bunlar öyle binlerce yıllık değil. Hatta henüz yüz yıllık bile değiller.
Burası kurtuluş savaşın ardından mübadeliyle boşaltılmış eski bir Rum köyü olan Sazak köyü.
1923 yılında Yunanistanla imzalanan mübadeli anlaşma sunucunda,
köyün sakinleri başta Pira olmak üzere Yunanistan'ın çeşitli bölgelerine göç etmek zorunda kalmışlar.
Sahipsiz kalan Sazak köyü ise geçen yıllara yenik düşmüş,
eski sahiplerinin hasreti içerisindeki bir hayalet köye edilmişmiş.
Zamanlım bu güzel köyü günümüzde artık yaban hayvanlarına,
çevresini saran otlara ve aralıksız esen rüzgara ev sahipli yapıyor.
Sıvaları dökülmüş bu evler arasında gezerken,
gözünüze ilk çarpan işçiliğine hayran kalınacak taş duvarları oluyor.
Tüm o bakımsızlığına ve yıpranmışlığına rağmen büyük bir emek ve özenle dizildiği anlaşılıyor.
Yaslı taşlardan, parç kullanılmadan örülen taş duvarlar,
yıllara inat belki de tüm yaşanmışlıkların hatırına ayakta durmaya gayret ediyor.
Aranızda mutlaka Fethiye'deki meşhur Kaya köyü ziyaret eden ya da en azından adın duyanlar olmuştur.
İşte Sazak köyü için İzmir'in Kaya köyü ifadesini kullanmam sanırım yanlış olmaz.
Benzer hikayelerin kahramanı olan, aynı kaderi paylaşan bu iki köyün arasındaki en büyük fark,
henüz buranın Kaya köyü kadar ünlenmemiş olması, onun kadar ziyaretçi çekmemesi.
Ama bence Sazak köyünün ve hikayesinin en az Kaya köy kadar biliniyor olması gerekiyor.
Yıkık duvarlarının arasında saklı kalmış onlarca öyküsüyle Sazak köyü,
karaborunda mutlaka görünmesi gereken yerlerin başında geliyor.
Yüz yıla yakın bir süre boyunca ihmal edilmiş olsa da,
Sazak köyü günümüzde bölge turizmindeki yerini almış.
Yürüyüş otalarını ve fotoğraf gezilerinin en önemli durağı haline gelmiş.
Bu tarihi yerleşim yerine Türk turizmine kazandırmak için bölge halka ve yerel yönetimler tarafından da
çeşitli çalışmalar yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor.
En büyük temennimiz bu çalışmaların en kısa sürede tamamlanması
ve bu özel köyün hak ettiği değeri bulması.
Sazak köyü, Türk ve Rumların beraber yaşadığı yerim adada Rum nüfusun en yoğun olduğu köymüş.
Mübadene sonrasında geride kalan ve 10 haneye geçmeyen Türklerde komşu parlak köyüne göç etmişler.
Zamanla kıpı ve pencere gibi kullanılabilecek malzemelerini de sökülmesiyle evler kaderine terk edilmişim.
Her yerde yaşamın izlerini görebilmek artık oldukça zormuş.
Oysa nesiller boyu bu topraklarda yaşanmış hatıralar bu yıkıntıların arasında bir yerlerde hala saklı duruyor.
Sert rüzgarları açık bu tepelerin böyle çorak göründüğüne bakmayın.
Köyün canlı günlerinde yüksek rakımlı bu tepeler aslında bakımlı bağlarla kaplaymış.
Günümüzde oldukça azalan bağcılık zamanında Sazak köyü sakinlerinin bir numaralı geçim kaynağıymış.
Sert rüzgarlar da dönemin önemli sorunlarından biri olan sivri sineklere karşı korunmalarını sağlıyormuş.
Artık nuva eski bağlar kalmış ne de onlara bakacak kimseleri.
Geride sadece yıkık duvarlarının ardındaki hikayeler ve onları fısıldayan rüzgar kalmış.
İnsan bu haliyle gezerken köyün eski günlerini hayal etmekte bile zorlanıyor.
Bugün artık o yıllara tanıklık eden, o günleri hayal etmek zorunda olmayanların sayısı yok denecek kadar az.
Büyük annelerinden, büyük babalarından o çok sevdikleri köylerinin arkalarında bırakma hikayelerini dinleyenlere ise bir masal kadar uzak.
Ve işte o uzak olanların bazıları belki de çok yakınımızdan tam karşımızdaki sakız arasından şu anda bizi izliyorlar.
Bu yalnız köyse bir umut görürler diye her gün güneşin üzerinde battığı adayı selamlamaktan vazgeçmiyor.
Zamanının sakız adası ve deniz manzaralı pencelleri bugün artık rüzgar türbünleriyle bezeli bir resmi çerçeveliyor.
Yarım adanın yamaşlarını saran, gücünü rüzgardan alan enerji sansarları Sazakköy'ünün yanı başına kadar uzanıyor.
Yalnızlığına terk edilmiş bu köyde yıkıntıların arasından kalkıp bölge turizmine güç verici günü sabırsızlıkla bekliyor.
Elbette tanışacağı yeni ziyaretçilerinize.
Yüz yıllara uzanan tarihine tanıklık etmek, hikayesini dinlemek, hatta hikayenin bir parçası olmak isteyenlere bizim aracılığımızla iletmek istediği bir de mesajı var.
Hem de oldukça tanıdık. Keşke burada olsaydı.
Sazakköy'ünün arkindan Karaburundaki son durağımız olan eskim oradan köyüne doğru yol adıyoruz.
Burada ziyaret edeceğimiz üç yerden ilk efsanelere konu olan, geçmişi tartışmaya açık olsa da Melhum Gazeteci Neşet Öztekin tarafından keşfedilerek Türk turizmine kazandırılan Dilek Pınarın.
Şu anda Dilek Pınarının başındayım. Karaburnu için efsaneler yerim adası ifadesini kullanmıştım.
İşte burası o efsanelerden belki de en ünlüse olan Eko ve Narcissos'un hikayesinin geçtiği varsayılan pınar.
Diğer bütün efsanelerde olduğu gibi bu efsanelerinde birçok farklı versiyonu mevcut.
Her ne kadar farklılaşmış olsalar da tüm anlatınlarının başrolü öncesi aslında aynı. Karşılı tız aşk.
Karşılı avcı ilk görüşte aşık olan Eko, Narcissos'un aşkına karşılık vermemesi üzerine içine kapanır,
saklandığı dağlarda hiç durmadan ağlayarak sonunda bir taşa dönüşür.
Geriye sadece dağlarda yankılanan sesi kalır.
Eko'nun düştüğü bu durum karşısında Tanrı Çenemesiz kayıtsız kalmaz ve Narcissos'u lanetleyerek en ulaşılmaz aşka mahkum eder.
Su içmek için bir pınarın başına gelen genç avcı, gördüğü manzara karşısında büyülenir.
Narcissme de isim kaynağı olacak şekilde sudaki yansımasını aşık olmuştur.
Hayranlıkla izlediği hürze dokunmak için elini uzattığında su bulanıklaşır, sudaki aksi yok olur.
Aşkı ulaşılmazdır.
Dokunamadığı aşkını izlerken yemeden içmeden kesilir, günden güne güzsüz düşer.
Kendine olan aşkından eriyip biter.
Cansız bedeninin yerindeyse sarı beyaz, güzel kokulu bir çiçek açar.
Efsane de geçen bu çiçek, kış ailerinin sonunda karaburunun dört bir yanını saran nergistir.
Gönül isterdik mevsimine gelip nergis toplayabilseydik, Narcissos'u ve Eko'yu bu şekilde anabilseydik.
Maalesef ki nergis çiçeklerinin o mis kokusu için kış ailerinin sonunu beklememiz gerekiyor.
Ama buraya gelen pek çok kişinin yaptığı gibi bu pınarın başında güzellikler de bulmamıza herhangi bir engel yok.
Dilek Pınar'ın yanı başında bize eğitimlik bulduk.
Dilek Pınar'ın yanı başında bize eğitimlik bulduk.
Biliyorsunuz egenin zeytin meşhurucu.
En kuzeyinden en güneğine kadar yetişen zeytin ve elde edilen zeytinyağı mutfağımıza zenginlik atar.
Ayrıca kahvaltı sofralarınızdan vazgeçilmez lezzetidir.
Karaburunda da zeytin önemli bir gelir kaynağı.
Yarımada da gezerken bir çok zeytinlikle karşılaşıyorsunuz.
Ama burada yetişen zeytinlerin sadece bu yarımada yoğuz gibi özelliği var.
Burada başka hiçbir yerde olmadığı şekilde zeytin dalından yemeniz mümkün.
Karaburunun meşhur kurma zeytine işte bu özelliğiyle dünyadaki diğer tüm zeytin çeşitler arasından sayırılmayı başarıyor.
Normalde zeytin dalından yenemeyecek kadar acılır.
Sofralık zeytin olarak kullanmak için mutlaka salamuru olması gerekir.
Ama karaburunun coğrafi koşulları bu gerekliliği ortadan kaldırıyor.
Yarımada sürekli esen o meşhur rüzgarı, denizden gelen tuz ve fazla nemli olmayan hava bir tür mantarlaşma ile zeytini dalında olukunaştırıyor, acılığını kaybettiriyor.
Böylelikle başka hiçbir işleme gerek olmaksızın zeytini dalından yemenize olan aksa alıyor.
Bu zeytinler şu anda ham henüz olmamışlar.
Kasım ayından itibaren bunları dalından yememiz mümkün olacak.
Ama bu zeytinlerin kurma zeytin olacağının bir garantisi yok.
Çünkü kurma zeytinin oluşumu tamamen ekolojik şartlara bağlı, insan hediyle üretilemiyor.
Ağacın bir dalında varken geri kalanında kurma zeytini olmayabiliyor.
Ağacın büyük bir bölümünde olabileceği gibi, bazen koca ağaçta sadece tek bir zeytin tanesi de kurma zeytini olabiliyor.
Özetle mevsim şartları uygun olmazsa kurma zeytini de olmuyor.
Bu sebeple de ticari olarak Türkiye geneline dağıtımı yapılamıyor.
Yani demem odur ki eğer kurma zeytini yemek istiyorsanız karaburuna gelmeniz şart.
Şimdi size bir başarı uykusundan bahsedeceğiz.
Bunun için rotamızı eski Mordoğan köyünü çeviriyoruz.
Bu güzel köyde tarihi değerlere sahip çıkıp,
bölge turizmine önemli katkılarda bulunan müyese raktaşa misafir oluyoruz.
Hikâyesini kendi ağzından dinliyoruz.
Ben müyese raktaş, bu müzelerin kurucusuyum, aslen Mordoğanlıyım.
Bu köyde doğdum. 15 yaşından sonra İzmir'de yaşadım.
30 yıl sonra tekrar köyüme döndüm.
Böyle bir çalışmam vardı.
Eşyaları biriktiriyordum, tarihsel eşyaları biriktiriyordum.
Ailemin eşyaları.
Topladığım birtakım özen gösterdiğim eski diye atılan eşyaları ben biriktirerek
evimde depolamaya başladım.
Kimseye bir şey diyemedim.
Tabii müze kuracağımı açıkçası çekiniyordum kimseye söyleyemedim.
Müze kurmak kolay bir iş olmadığını düşündüm.
Karar verdim.
Evimin alt katında bağımsız olarak 5 yıl ama törce bunları sergiledim.
Eşyaların bir kısmını devlete kaydettirerek bu eşyaları gün ışığına çıkardım.
Ama tabii ki oradaki çalışmalarım yeterli olmadı.
Kendi okuduğum ilk okulu.
Hep düşünürdüm bu okulu nasıl hayata geçirebilirim, ne yapabilirim diye.
Zaman zaman düşünüyordum.
İşte kaymakamlık izniyle tahsisini istedim.
Büyüklerimizden.
Böyle bir çalışmayla bu binayı kendi imkanlarımla hayata geçirdim.
Binanın eski halini size burada göstermek istiyorum.
Uzun yıllar 35-40 yıl bina atıl durumda kaldı.
Ve bu duruma düştü.
Çatısı komple çöktü ve yıldızlar görünüyordu.
Bütün yağmur kısmı akıyordu.
Yerel yönetimler bunu depolara kullandılar.
Sonra çatısı falan bozulunca kapısı penceresine tuğlalar ördüler.
Ve bu duruma düştü açıkçası.
Çatısını ve bütün pencerelerinin kapılarını hepsini mimar dokusunu bozmadan özelliklerine bozmadan
bu binayı kendi imkanlarımla tamir yaptırdım.
Şu gördüğünüz yerlerdeki zifleri dahi ellerimle temizledim.
Komple, bahçide bu durumdaydı, çok kötü durumdaydı.
İki yılda tamamlayabildim.
Bina böyleydi.
Yine tekrar hayata geçirdik.
İnşallah gelecek nesillerimize ışık tutar.
Benim için bu okul çok önemli.
Burada hayallerim canlanıyor.
Geçmişi yaşıyorum.
Merdivenlerde okuduğum şiirler, yarışmalar,
arkadaşlarımla itişmelerim, ağlamalarım, gülmelerim.
Bunları burada birebir yaşıyorum.
Yani geçmişi yaşıyorum.
Zaten bu eşyaların içerisinde de haşır neşir olarak yaşıyorum.
Bir yaşanmışlık var, enerjisi var bu eşyaların.
Bu enerjide üzerime yansıya benim.
Hem içinde eğitiliyorum birebir.
İşte böyle bir yaşam içerisinde kendi köyüme
bir tarihe yolculuk yaptırıyorum.
Bir irme kazandırdı.
Bir irme bir katkı koydu.
Buradaki köy kadınları, yapmış oldukları ürünleri
getirip burada pazarlıyorlar.
Yani işte hem müzemize katkı oluyor.
Tanıtımına katkı oluyor.
Buraya gelen ziyaretçiler çok duygulanıyorlar.
Bizi çok onları ediyorlar.
Motife ediyorlar.
Çok övüyorlar bizi.
Bunun yanında elbetteki eleştiriler de istiyoruz
zaten.
Olsun onlar da ufak tefek oluyor.
İşte öyle olmasaydı, böyle olsaydı gibi
işte bu eşyaları şuraya kaldırırsaydı
düzenlemelerde bir takım sözler ediyorlar.
Bu da bizi çalışmamızı geliştiriyor.
Azmimizi arttırıyor.
Biz de hem eğitiliyoruz, içinde hem öğreniyoruz
bilmediklerimizi.
Heyecanlı bir içinde mutluluk içerisinde
bu müzeyi götürmeye çalışıyoruz.
Fakat zor bir iş eski yeniden hayata geçirmek
onları tekrar kazandırmak.
Bu eşyalar, yorgun eşyalar.
Bu yorgun eşyaları
işte çöpe atılmıştır bunlar.
Gözden çıkarılmıştır.
Bunları alıp getiriyorum.
İşte ayağı kırıktır.
İşte yırtıktır.
Ne bileyim camı kırıktır.
Bunları tekrar tamir ederek
birebir hiç orijinaliğini bozmadan
burada korumaya çalışıyorum.
Bu güzel müzeyde yörenin geçmişine ışık tutan
Türk kültürüne özgü değerleri
geleceğe taşıyan birçok eşya sergileniyor.
Geçmişin ilkoku sınıfları
günümüzün müze odaları haline gelmiş.
Tarihi değere sahip bu eşyalar.
Yani müessir hanımın sıklıkla ifade ettiği
şekliyle bu yorgun eşyalar,
kullanım amaçlarına göre bu sınıflarda
bir araya getirilmiş.
Mutfak araç gereçlerinden tarım aletlerini,
gelinliklerden yöresel kıyafetleri,
çeyiz sandığından belber koltuğuna kadar
birçok eşya bu odalarda yerini almış.
Fakat müessir hanım gençlerin buradaki
birçok eşya'yı tanımadığını ifade ediyor.
Ziyaretçilere bu eşyalar hakkında
bildiklerini aktarmaya çalışıyor.
Geçmişe ışık tutan,
geleceği miras kalan bu eşyalar
müessir hanımın yıllar boyu süren muazzam
gayretiyle bir araya getirilmiş.
Önce ailesinin eşyaları gelmiş bir araya,
sonra sağdan soldan topladıkları.
Bu eşyaların tanıklık ettiği
sevinçleri, kederleri,
aşkları düşünmüş, kıyamamış atmaya
çöpta bırakmaya.
Bazen atılan bir eşya'yı değerlendirmiş,
baş tacı etmiş,
bazen satın almış evine getirmiş.
Zamanla mordon halka da destek vermiş.
Müze ellerindeki
eski eserlerin değerlendirildiği
bir adres haline gelmiş,
başlanan eşyalarla koleksiyon
genişlemiş.
Burada 18. yüzyıldan kalma gelin ceketi
de var, Cumhuriyet döneminin
elemeyi göz nuru çeyizinde.
Ama gelin ve çeyizden bahsettiğimizde
öne çıkan özel bir parça var.
Gemili sandık.
Şimdi bu coğrafyada
yarım adada neden
gemili sandık?
Anadolu'da da ben sandıklar gördüm,
boyalı sandıklar.
İşte kilimde seni çiçek.
Ama bu yarım adada
kara yolu olmadığı için
deniz yolunu geçmişler.
Hep deniz yolunu kullan, ticarete
bununla yapıyor, gezmeye, büyük şehire
bununla ilmeye çalışıyor. Onun için
gelin kıza, evlenen gelin kıza
mutlaka gemili sandık alınırmış.
Çok iyi.
İşte sandığın büyüklüğü,
küçüklüğü artık
maddi olanaklarına göre
hesaplanırmış. İşte sandık büyük olursa
durumu, ita bunun için doldurmak
kolay bir şey değil.
Geçmişte. Onun için
bu sandıkların
önemli böyle. Ama
geçmişte günümüze kadar sandık çok
önemli. Çünkü paranız bunun
içinde eşyağınız, çamaşırınız
vudayınız.
Onun için biz sandıkları seviyoruz.
Kokuların sandığın
kapağını açtığımız zaman
çocukluğumuzdaki o kokular
hala hissediyorum o kokuları
ve onun için sandık çok önemli
diye düşünüyorum. Bu sandık
100 yıl aşkın bir şey var.
Tarişçisi var.
Tamamen hepsi el işi.
Evet tamamen burada hep el işi.
Evet.
Hepsinde
herkesin büyük bir emeği
var.
Biz bu emeğe değer veriyoruz.
Saygı duyuyoruz ve mutluyuz
böyle bir işle de meşgul olduğumuz için.
Keşke burada olsaydınız da
güzellikleri
hep beraber burada yaşasaydık.
Müyesel, Aktaş, etnoğraf
ve tarih evine
herkesi bekliyoruz.
Konuğumuz olsunlar. Onlarla
beraber
bu doğa güzelliğini hep beraber
kültür güzelliğini hep beraber
gezmek arzu içindeyiz.
Teşekkür ederim.
Tariye saygısını
kendi okuduğu ilk okulu
kurtarıp müzeye çevirerek
bekiştiren Müyesel, Aktaş'a
ve kurulmuş olduğu etnografya
ve tarih evine veda ediyoruz.
Yeni duramız yine tarihi
değeriyle ön plana çıkan
ve müzenin hemen yanı başında
yürük canı.
Mordoğan köyüne gelenleri
basırlara meydan okuyarak
dimdik ayakta duran Ayşe Kadın Camiği
karşılıyor. İlgi çekici hikayesi
ve özgün mimarisiyle benzerlerinden
ayrılan cami 14. yüzyılda
inşa edilmiş. Bu da demek oluyor
ki İstanbul'daki camilerden
bile daha eski bir tarihe sahip.
Ayşe Kadın Camiğini
özel kılansa sadece yaşı değil.
Daha ziyade hikayesi ve süslemeleri.
Evlilik çağındaki Ayşe Hatun
amansız bir hastalığa yakalanmış.
Genç kızın ölüm döşeğindeki
son arzusu çeyzinin satılıp
bir cami yaktırılmasıymış.
Vefatının ardından annesi tarafından
ziyeti yerine getirilerek adına bir
cami yaptırılmış.
Genç kızın küçük yaştan itibaren
çeyizine nakş ettiği motiflerde
caminin kubbesine ve duvarlarına
resmedilmiş.
İçeri adım atar atmaz
100 yılların yıpratıcı etkisi kendini
belli etse de günümüze kadar gelmeyi
başarmış olan motifler hemen
fark ediliyor. Caminin mihrabında
Kabe'nin bir tasviri mevcut.
Yarım kubbesinde ise Ayşe Hatun'un
evi resmedilmiş.
Caminin kubbesinde ağırlıklı olarak
çiçek desenleri kullanılmış.
Duvarlardaki bu motifler,
görenin doğal otları ve yumurta akının
karışımı ile elde edilen boyalarla
işlenmiş ve günümüze kadar
ulaşmayı başarmış.
Caminin ahşap mimbiri de
barındırdı çiçek motifleri sayesinde
cami ile bütünleşmiş.
Caminin kubbesinde ve kenar
temelerinde genç kızın çeyizine
ince ince nakşetmiş olduğu,
görenin sembol bitkileri olan zeytin,
karanfil, nergis ve sümbül gibi
çiçek desenlerinin sıklıkla kullanıldı
dikkatimizi çekiyor. Caminin yan
duvarlarındaki desenler maalesef
günümüze kadar ulaşmamış.
Kube kısmındaki desenlerde
rutubetten oldukça etkilenmiş.
Cami içerisinde yaklaşık 450
yaşında ve 2,5 metre boyunda
ahşap bir de saat bulunuyor.
Bu zamana kadar çalıştığı söylenen
saat maalesef ki şu anda çalışmıyor.
2006 yılına kadar kafsanlı bir onlarım
görmeyen camin vakıflar genel müdürlüğünün
yürüttüğü çalışmayla restore edilmiş.
Ayşe Kadın Cami'nin kapıları
hem ibadet edenlere hem de ziyaretçileri
açık. Türk İslam tarihinin
önemli eserlerinden birisi olan bu tarihi
cami, Moğodoğan ziyaretinizin
olmazsa olmaz adreslerinden biri olarak
sizleri bekliyorum.
Böyle bir yer düşünün ki
ilk bahar geldiğinde dağlarında
binbir renkli çiçekler açsın.
Yazaylarının o kavurucu
sıcaklığı her daim eser rüzgarıyla
savursun gitsin. Her zaman
pırıl pırıl olan, turku azdan
laciverte uzanan mas mavi sularında
serinlemek mümkün olsun.
Üstelik bu, milyonlarca kişiye
ev sahipli yapan bir şehirde
gözden ve kalabalıklarda
uzakta sakin bir tatil
bendesinde gerçekleşsin.
İşte bu, karabunun
vadediklerinin sadece küçük bir bölümü.
Bu güzel yarım adayı
ziyaret etmek için daha onlarca gerekçe
sıralayabiliriz. Ve biz
geride bıraktığımız iki bölüm boyunca
bu gerekçelerden bazılarını dilimiz
döndüğünce ve zamanımızı yettiğince
sizlere aktarmaya çalıştık.
Seyahatimiz boyunca
manzaralı yollardan ulaştığımız
koyları, özgün dokusuyla
yanına çıkan köyleri, tarihe
ışık tutan müzeleri ve geçmişin
izini taşıyan camileri ekrana
taşımaya gayret ettik. Bunları
gerçekleştirirken efsanelerin izinden
yol aldık, dokunaklı hikayesine tanıklık
ettiğimiz sazak köyünde soluklanıp
kendimizi sarpıncık fenerinde
ege denizine karşı günbatını izlerken
bulduk.
Yolculuğumuz boyunca çevremizde
zeytinlikler eksik olmazken
yarım adanın sembolü keçilerde bizi
hiç yalnız bırakmadılar. Elbette
karaborunun eşsiz lezzetlerinden
bazılarını tatmaya da ihmal etmedi.
Ama en önemlisi seyahatimizin
her anında o meşhur cümlemizi
kurmaktan hiç vazgeçmedi.
Keşke burada olsaydın.
Her anında sizlerle birlikte olmayı
hayal ettiniz. Keşke karaborunda olsaydın
diyerek gerçekleştirdiğimiz yolculuğumuzun
sonuna geldik. Bizim için artık
hep yeni bir coğrafyaya doğru yol alma
vakti geldi. Fakat karaborunda
gezilip görecek daha pek çok yer
keşfedilecek sayısız hazinesizleri
bekliyor olacak. Bir sonraki bölümde
Türkiye'nin bir başka cennetinde
görüşmek üzere Karaborundan
gidelim.
